Büyüklere Masallar…
Bir varmış bir yokmuş. Vakitlerin vakit olmadığı zamanın zaman olmadığı zamanlarmış. Zamana zaman denmeyen zamanlarmış. O kadar eskiymiş. O kadar önceymiş. İki ülke varmış. Birisi Aydınlıklar ülkesi,diğeri Karanlıklar ülkesi. Aydınlıklar ülkesinde prenses varmış. Masal bu,prensesin olduğu yerde olmalı bir prens. O da Karanlıklar ülkesinin prensiymiş. Aydınlıklar ülkesinin prensesi çok güzel bir prensesmiş. Gören gözlerin aşık olduğu,kör gözlerin açıldığı bir güzellik. Hani kainata böyle bir güzellik gelmemiş desek yeridir. Ama ne güzellik. Görenin zihinlerine kazınan bir güzellik. Dokunduğu her şeyi ışıl ışıl yapan,girdiği her yeri aydınlatan bir güzel. Öyle böyle bir güzellik değil sizin anlayacağınız. Herkes aşık Aydınlıklar ülkesinin prensesine. Tabi ki Karanlıklar ülkesinin prensi de aşık bu güzel prensese. Ama ne yangın. Yüreği yanıyor,kora dönüyor,korları yanıyor. Tekrar tekrar yanıyor. Yanmadan bir daha yanıyor. Yüreği cehennem ateşine atılmış gibi yanıyor. Ama aşk ile. Sevda ile yanıyor. Gündüz düşünde,gece rüyalarında prenses. Rüyalarının prensesi. Aşık Karanlıklar prensi,aydınlıklar prensesine. Aşkından yanıyor tütüyor. Eriyor bitiyor. Halini görenler acıyor ama gelmiyor elden de bir şey. Bir gün,ülkenin bilginine danışıyor. “Bu nasıl yangındır? Sönmüyor,söndürmeye çalıştıkça bir fazla yanıyor” diye soruyor ülkesinin bilginine. Bilgin usulca yanıtlıyor;” Buna aşk derler. Bir çeken bilir. Sen var git Aydınlıklar ülkesinin prensesine anlat halini durumunu…” Bilgine güveniyor ve varıp gidiyor Aydınlıklar ülkesinin prensesinin yanına. Şimdiye kadar hiç bir kulağın duymadığı,hiç bir dilin varmadığı,anlatamadığı sözlerle anlatıyor sevdasını,aşkını. Prenses dinliyor. Dinliyor ama onun yanıtı hazırda bekliyor. “Olmaz” diyor. Ve gidiyor…
Karanlıklar prensi çok üzülüyor bu duruma. Kendisini kapatıyor odalara. Yüreği eziliyor her geçen gün. Aşkı büyük,acısı da büyük oluyor. Acısı o kadar çok büyüyor ki,Kaf dağının ardına kadar ulaşıyor. Kaf dağının ardındakiler bakıyorlar Karanlıklar ülkesinin hali harap. Aydınlıklar prensesinin yüreğine girecek halleri yok ya. Düşünüyorlar ve sonunda bir çare buluyorlar. Bu acıya yürek dayanmaz,bu yürekten acıyı almalı yerine hüzün bırakmalı. Zira hüzün çekilecek çiledir. Ve bir güvercinin kanadına hüznü ekliyorlar. Ve salıveriyorlar Kaf dağının ardından. Güvercin geliyor Karanlıklar ülkesinin prensinin yanına. Kanadındaki hüznü ona veriyor,ondan aşkın acısını alıyor. Ama güvercin bu,yüreği ne kadar ola ki. Onun yüreği kaldıramıyor ve hemen oracıkta ölüveriyor. Karanlıklar prensi de hüznüyle kalıyor.
İşte bu yüzdendir gecelerin hüzün dolu oluşu. İşte bu yüzdendir yaşan(a)mamış her aşkta,biten her aşta bir güvercin olur.
Kalem arkası: Büyüklere masal işte. Mutlu sonu yazıl(a)mamış. İnanırsanız…
Benden Sonra Mutluluk
Bunca yıl yaşadım
Elime ne geçtiyse yitirdim
Biraz daha yasayacağım
Yalnız bir şey biriktirdim
Bir bakış, bir görüş, bir duyu, bir düşünce
Belki aç kalacağım
Suçlanacağım ölünce
Biraz yazdım, artık hep yazacağım
Hüzünden baş alamadım
Görünce.
ÖZDEMİR ASAF
her masal muradına erenlerle bitseydi mutsuzluğun tanımı yapılamazdı…mutsuzlarda bu sefer şunu soruyorlar bana mı kaldıydı tanım yapmak,olmaz olasıca…eee mutsuz kardeşim sıra sana da gelecek…ne demişler yeryüzünün gözyaşları sonsuzdur,sıra bir gün mutsuzlara da gelecek. kendi blogumu uçurmam ötürü arkadaşların bloglarına dadandım kusura kalma:)
Ne demek her zaman blogumuz da sayfanız hazırdır…:)
Mutsuzluğun tanımı değilde onu yaşamak. Hani vardır ya direnmek direnmek en sonunda koyvermek. Hani bu saatten sonra gelen mutluluğun canı çıksın gibisine…
aydınlıklar ülkesi masalı birgün gerçek olacaktı ve artık gerçekleşti.
belki inanmayacaksınız ama
aydınlıklar ülkesi RAKASİM BİRLEŞİK DEVLETLERİ artık bütün insanlık için start aldı…
Sevgiyle ve güzelliklerle kalasınız…