Posts Tagged ‘İstanbul’
1
Sokakları okşuyordu sabahın ilk gün ışıkları. Mahallenin az ilerisindeki eski fırından yayılıyordu mis gibi sıcak ekmek kokusu. Bakkal Hasan yeni açıyordu dükkanını. Kendinden bile yaşlı kepenklerin gıcırtısı mahallenin her köşesinde yankılanıyordu. Uykusundan yeni kalktığı hatta zorla kaldırıldığı her halinden belli olan 7-8 yaşlarında hafif tombul çocuk ekmek fırınına doğru yürüyordu. Fırıncı yaşlı,orta boylu,saçları çoktan un gibi beyazlamış Mehmet efendi çocuğu gülerek karşıladı. Sıcacık ekmekleri kağıda sararak eline tutuşturdu. Ekmeğin sıcaklığından mıdır yoksa kokusunun aç olduğunu hissettiridiğinden midir bilinmez başladı yemeye ufaklık. Yiyerek evinin yolunu tuttu. Mehmet efendi mahallenin belki de en yaşlı esnafıydı. Sürekli güler yüzlüydü. Ununu elemiş eleğini asmıştı. Parası olmayanı bile ekmeksiz bırakmayan,olunca verirsin diyen birisiydi. Parada pulda gözü yoktu. Fırının masrafını karşılaması yeterdi ona. Fırında işi bitince terketmez fırının önüne eski bir tabure atar,bir de sehpa koyar çaycıdan iki çay söyler,bunu duyan yan komşusu nalbur Osman da içeriden kendisine bir tabure alır bir türlü Mehmet efendiyi yenemediği tavlasını kapar Mehmet efendinin karşısına oturur ve her zaman dediği gibi “Bugün seni yeneceğim Mehmet Baba” der ve tavlaya başlarlar. Ama henüz Mehmet efendiyi bir türlü yenmeyi başaramadı. Her seferinde hem gülerek hemde söylenerek tekrar dükkanına döner tavlada yenilmenin hıncını çırağından alırdı. Çırakta bunu bildiğinden Mehmet efendiye her tavladan önce lütfen yenil diye yalvarır,Mehmet efendi de her defasında tavlayı bilmiyor ben ne yapayım diye yanıtlar.
Mahallenin bir de kasabı vardı. Enine boyuna üç insan ebatında bir zaattı kendisi. Günü birlik gelen etleri sırtlanır sanki hiç yük almamış gibi götürür onu dolabına yerleştirirdi. Pek konuşmaz,genelde dinlerdi. Yani en çokta bakkal Hasan’ı dinlerdi. Zira ikisi rakip takım taraftarıydı. Özellikle de tuttuğu takımın yenildiği her maçtan sonra bakkal Hasan’ın iğnelemelerini dinlerdi. Bazen bakkal Hasan ileri gider kızdırırdı onda bile “Hadi ordan deyyus” deyip susardı.
Mahallenin en renkli simasını ise orta yaşını aşmış,hiç evlenmemiş,Nermin hanımdı. Her gün dışarı o topuklu ayakkabılarını giyer,süslenir,makyaj yapar öyle çıkardı. Mahalleli topuklu ayakkabısının sesinden Nermin hanımın geldiğini anlardı. Kimse ona yan gözle bakmaz,”abla nasılsın” diyerek kızdırırlardı. “Abla senin anandır eşşolueşşek” diyerek bir güzel küfür ederdi. Renkli kişiliği ise giyiminden kuşamından gelirdi. Nasıl diyeyim biraz yaşından genç giyinmeyi severdi. Onunla en çok sohbet eden Rum Adis beydi. Tam bir İstanbul beyefendisi gibi giyinirdi Adis bey. Fötr şapka,baston,kışın baston yerine şemsiye,takım elbisesiyle mahallenin en iyi giyinen kişisiydi. Ayrıca her ne kadar Türkçe’yi bizim gibi tam olarak telaffuz ederek konuşamasada çok kibar konuşurdu. Evden çıkıp işe giderken tüm gördüğüne mutlaka selam verirdi. Karşıdan Nermin hanımın geldiğini görünce durur,şapkasını çıkarır,selamını verir ayak üstü sohbet ederdi.
Mahalle dediysem o kadar büyük bir mahalle değildi. Zaman pek fazla oturanları değiştirmemişti. O yüzden mahalleden çok bir aileye benzerdi. Hemen hemen herkes birbirini tanırdı…